Her şeyin tüm açıklığıyla sergilenmesi bir bakıma kolektif kullanıma kurban edilen gizemi ortadan kaldırmıştır. Cringe, izleyen için bir katarsis çabasıdır, yüklenilen utançtan kurtulmak istemek gibi... Cringer için ise herhangi bir hissin dışa vurumu değildir. Bir boşluğun içine çirkinliğin sürekli doldurulup tekrar kusulmasıdır. Git gide duygulardan arınma ise rahatlamaktan ziyade arındıkça yüzeyselleşmektir.
Simülasyon, oyun ve medya üzerine
Özlem Yumrukuz
Medya fragmantasyonu engeller ve her şeyi homojenleştirir. Dolaşıma giren her şey kendini temsil yeteneğini kaybeder. O halde medyanın kendisi gerçek dünyanın bir simülasyonu değil midir? Biz gerçek dünyada mı yaşıyoruz, medya dünyasında mı? Hangisi bizim gerçekliğimiz?
Oyun ciddi bir iştir!
Özlem Yumrukuz
Dijital oyun dünyası aynı zamanda geçici kaçış, keşif ve rahatlama alanıdır. Çünkü oyuncular orada özerk, yetkin ve kendilerini oraya ait hissederler. Gerçek hayattaki en sıradan işler bile orada eğlencelidir: para kazanmak, yolculuk yapmak, yürümek, konuşmak... Her şeyi gerçekmiş gibi hissetmek gerçeğin yadsınması anlamına da gelir. Avatar tinsel olanın maddeye, görünmez olanın görünürlüğe geçmesi; kutsallıktan sıyrılma, inme (inzal) bir mekandan diğerine geçerken fiziksel ve ruhsal dönüşüm geçirmek demek. Ancak avatar maddeye geçişi nitelese de neticede oyuncunun gerçek bedeninin sanal temsilidir. Oyuncunun kendi gerçekliğinin avatarın sanallığına bürünmesi bir bakıma kendini bedensizleştirme değil midir? Avatar köken olarak Hinduizm'de ruhun bir bedende yeniden canlanması anlamına gelir. Hint mitolojisinde de tanrıların yeryüzüne geldiklerinde büründükleri şekilleri ifade eder. Hatta avatarı bazıları 'Tanrı'nın yere inişi' olarak tanımlar. Brahmanizmdeyse Tanrı'nın ruhtan sıyrılıp madde durumuna geçmesini ifade eder. Görüldüğü üzere avatar kelimesi anlamını dinden alıyor.
Savaşı görüyoruz ya gerçeği?
Özlem Yumrukuz
Bir simulakr olarak medya, gerçekte yaşananı yok ettikten sonra onun yerine bir hiper-gerçeklikle savaş ortamından gönderilen acı ve kasvet doğurucu hisleri tersyüz eder. Böylece kendimizi gerçeklik ile görüntünün karıştığı, görünümle türetilmiş gerçekliğin yeniden görüntüyü belirlediği bir sarmalın içinde buluveririz. Konvansiyonel sıcak savaş, nükleer tehdit, çok kutuplu dünya düzeni, Doğu – Batı diyalektiği gibi politik olgu ve kavramların tozlu raflardan tekrar indiği içinde bulunduğumuz bu süreç, zamanın tek seferlik kırılması mıdır yoksa süreklilik arz eden bir trend değişimi midir, bugünden kestirmek zor.